Veli-Der Başkanı İlknur Kaya Bahadır’ın Sosyal Demokrat Dergisi’ndeki söyleşisi

Sosyal Demokrat Dergisi’nde  Ece Öztan’ın, Öğrenci- Veli Derneği (Veli-Der) Başkanı İlknur Kaya Bahadır ile yaptığı söyleşi

Veli-Der nasıl kuruldu? Veli-Der’in oluşumu hangi tür kaygılara dayanıyor?

Benim eğitim sorunlarıyla yüz yüze gelmem çocuklarımın okula başlamasıyla oldu. Dernekleşme, eğitimdeki 4+4+4 olarak bilinen modele geçilmesi sürecinde 2012 yılında gerçekleşti. Kartal’da mahallemizdeki okulun imam hatip okuluna dönüşmesi haberini aldık. Mücadele süreci, okul aile birliğindeki arkadaşların bizi durumdan haberdar etmesi ile başladı ve gelişti. Okuldaki tüm velilerin istisnasız katılıp desteklediği bir hareket başladı. Daha sonra, mahalle ve Kartal genelinde önemli bir destek sağlandı.

Böylece “okuluma dokunma” kampanyalarını ilk biz başlattık. Sonra baktık ki başka yerlerde de benzer sorunlar var. Bütün her yerde benzer süreçlerin yaşanmaya başladığını gördük. Yaygın bir veli örgütlenmesi, toplumu değiştirmeye çalışan, değiştirirken de doğrudan çocuklarımızı hedef alan, daha doğrusu çocuklarımızı elimizden alarak onları şekillendirmeye çalışan bir dalgaya karşı çıkmaya yöneldi. Epey bir süre İstanbul Veli İnsiyatifi olarak mücadelemizi sürdürdük. Peşinden başka okullar da, “Okuluma Dokunma” adını kullanarak mücadeleye başladı. Bu süreçte verdiğimiz tüm mücadeleler, tartışma ve yan yana olma deneyimi, bizi 2012’de dernekleşmeye yöneltti.

Türkiye’de milyonlarca veli, çocuklarının bugünü ve geleceğinden kaygı duyuyor.  Bu konuda Veli-der tabanla nasıl ilişki kuruyor?  Etkinlik ve eylemlilikleri nasıl örgütleniyor?

Bizim dernek olarak temel ilkemiz, esas öznenin veli olması nedeniyle, velilerin kararlarıyla hareket etmek. Biz dernek olarak bir gündemi dayatmadık hiçbir zaman. Beraber oturuyoruz, bu güne kadar ne yaptığımızı anlatıyoruz, birlikte ne yapabileceğimizi konuşuyoruz.  Çünkü gerçekten velilerin önemli bir potansiyeli var. Her meslek grubundan her sosyo-kültürel düzeyden, her akademik seviyeden veli ile birlikteyiz ve birlikte iş yaptığımızda o kadar güzel sonuçlar çıkıyor ki… Güzel ve öğretici bir mücadele.

Biz bu mücadeleyi yürütürken çok farklı kesimlerden velilerle bir araya geldik. Mesela ben okulun olduğu mahallede bir sitede oturan, kendi çalışma koşullarım nedeniyle çok da mahalle ile teması olmayan biriydim aslında. Yaşam formum anlamında daha önce hiç ilişki kurmadığım çok farklı kesimlerden, başı açık- kapalı; mütedeyyin, mütedeyyin olmayan çok farklı kesimden veliler ile temasım oldu. Bu çok farklı kesimden velilerin taleplerini ortaklaştırmaya çalıştığımızda şunu gördük ki; eğitimin bilimsel olması, laik olması, parasız olması, kamusal olması birbirinden kesinlikle ayrılamaz taleplermiş. Neden ayrılamaz taleplermiş? Şunu çok net gördük ki; eğer herhangi bir velinin ekonomik durumu iyi değilse, çocuğuna bugünün koşullarında iyi bir eğitim aldırma şansını neredeyse kaybediyor. Dolayısıyla bu aile için bizim parasız eğitim talep etmekten başka şansımız yok. Bir başka mahallede Alevi veya gayri Müslim azınlıklardan olan velilerin mahallede çok fazla deşifre olmak istemedikleri için, istemeden de kimi zaman din derslerine sokmak zorunda kaldıklarını görüyoruz. Bilimsellikle ilgili zaten söylenecek bir şey yok. Bir ülke çağı yakalamak istiyorsa, elbette ki bilimsel eğitim talep etmek zorundayız.

Aslında veli hareketi laiklik, bilimsel eğitim, parasız eğitim hareketi pek çok süreç ile de ilişkili. Mesela kent merkezindeki okullar da kentsel dönüşümden nasibini aldı.

Şehir hastaneleri gibi, eğitim kampüsleri projeleri vardı. Şişli Endüstri Meslek Lisesi’nin taşınması da böyle bir süreç idi. Yetişkinler kendi yaşam alanlarına değen bir sorun hissettikleri anda harekete geçiyorlar. Mesela bizim veli mücadelelerimizde de böyle oluyor. Kendi çocuklarının okulu ile ilgili bir gelişme olduğunda harekete geçiyor, mücadele ediyor ama sonra buna devam eden veli sayısı az oluyor. Bu yüzden meselenin kentsel dönüşüm boyutu, dinselleşme boyutu ve eğitimin paralı hale getirilmesi boyutunu veliler nezdinde her zaman birleştirmek mümkün olmayabiliyor. Bunun için eğitimin her alanına dair bir farkındalığı ortaklaştırmak gerekiyor. Veli-Der olarak görev olarak üzerimize aldığımız bir şey tabii bu. Topyekun insanları dinselleşmeye ve paralı eğitime teşvik eden bir yapı söz konusu. Bu yüzden bu sisteme teoliberalizm demek çok doğru.

İstanbul dışında nasıl örgütleniyorsunuz? Taşradaki dinamikler farklı mı?

15 şubemiz var… Anadolu’da farklı şehirlerde dinamikler de farklı. Taşra sanki daha bölünmüş gibi.  Her yerde o kadar da kolay ilerleyemiyorlar. Ama bu değerler eğitimi ve Ensar Vakfı, TÜRGEV, İlim Yayma Cemiyeti, TÜGVA gibi dini kuruluşlarla yapılan protokoller ile birlikte değişiyor. Hiç boşluk bırakmak istemiyorlar. Mesela Ensar Datça’da şube açmış. Bütün alanları doldurmaya çalışıyorlar. Kaldı ki taşrada bazı bölgelerde, çok şey değişmiş durumda. Oralarda insanlar seslerini de çıkaramıyor. Daha da kamufle olmuş durumdalar. Mahalle baskısı çok inanılmaz boyutlara ulaşmış durumda. Her yerde bir daralma, kapanma var. Biz dar alanlara sıkıştıkça baskı yaylıyor ve yaygınlaşıyor. Dolayısıyla bizlerin kendi küçük dünyalarına geri çekilmekten vazgeçmesi, kendine küçük alanlar yaratabileceğimiz düşüncesinden vazgeçmemiz gerekiyor.

Peki ya anadilde eğitim talebi; laik, bilimsel ve parasız eğitim mücadelesine eklenen bir talep mi?

Anadilin bir hak olduğunu ve bilimsel bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Bazıları ısrarla, anadilin birinci talep olması gerektiğini ileri sürebiliyorlar. Ancak ben şu anda geldiğimiz noktada anadil tartışmalarına kilitlenmememiz gerektiğini düşünüyorum. Geldiğimiz aşamada çocuklarımızın anadilde eğitim almasından çok daha büyük sorunlarla yüz yüzeyiz. Mesela Ensar Vakfı’nın Ankara’da imam hatip liselerinde dağıttığı Hayrettin Karaman’ın “İmam Hatiplilik Şuuru” kitabında dava için “canını dahil feda edecek çocuklar yetiştirmek gerekli” deniyor.  Bu çok vahim bir şey. Doğurduğumuz çocukların bile, bizden çalındığı bir ortamda anadilde eğitim üzerinden ayrışmak çok yanlış. Biz dernek olarak da böylesi bir tartışmanın içerisinde olmadık. Aileleri ile karşı karşıya gelen, “sen ne biçim giyiniyorsun?”, “neden sokağa çıkıyorsun şimdi?” diyebilecek çocuklarımız olabilir, eğer çocuklarımıza sahip çıkmaz isek.

Seküler kamusal eğitim alanının daralması, zaten daha önceden başlamış olan özel okullaşma sürecini de hızlandırıyor. Veliler bu konuda ne düşünüyor?

Buna teoliberalizm diyoruz. Bu paralılaşma meselesi, sağlıkta, eğitimde at başı gitti. Önce eğitim, sağlık gibi kamu hizmetleri alanında katkı payı ve kamu hizmetlerinin paralı hale gelmesinin önü açıldı. Kaloriferin yanmadığını gördüğünüzde, veli olarak bu açığı kapatmaya çalışıyorsunuz… Bekçi çalışacak, temizlik elemanı çalışacak, hep paralar toplanmaya başlandı bu tür işler için. Özel okullaşma hızla yaygınlaştı sonrasında. Bazı kesimler ise çocuklarının özel bir okulda eğitim görmesini bir prestij, ayrıcalık gibi algıladı. Bir de  özeleştiri yapmamız gerekiyor: Bu dinselleşme süreci başladığında veliler, özel okulları bir kaçış olarak da gördüler.  Ama gözden kaçırılan şey şu oldu:  Eğitimi dinselleştirmek isteyen iktidar, eğitimin bütününde dinselleşmenin yolunu açtı; bu alanı hızla konsolide etmeye başladı. Mesela özel okullarda da kadrolu din dersi öğretmeni çalıştırmayı zorunlu hale getirdiler. Ortaöğretime geçiş gibi merkezi sınavlarda din dersi ile ilgili alan soruları seçmeliydi, felsefe grubu sorularını seçen cevaplıyordu. Sonrasında Lozan antlaşması çerçevesinde azınlık statüsü olanlar hariç, çocuklarımız bu sınavlarda, din dersi ile ilgili soruları da cevaplamak zorunda bırakıldı. Dolayısıyla özel okulların da din dersi vermeme olanağı kalmadı.

Bu dönemde, aslında devlet okullarına sahip çıkmak yerine, özel okulları tercih eden veliler bunun üzerinde düşünmeli. Özellikle bu yıl İstanbul’da özel okul sayısının kamu okullarının sayısını geçmiş olması önemli bir gösterge. Velilerin bireysel çözümlere doğru yöneldiğini de gösteriyor. Şimdi kredi çekerek çocuğunu özel okula gönderen aileler var. Bunun çok ciddi bir toplumsal sorun olduğunu düşünüyoruz. Kredi çekerek çocuğunu okula göndermiş anne ve babalar, işten atılırsam, kredimi ödeyemem kaygısı ile kendi işyerindeki hakkını bile arayamaz hale geldi. Sadece eğitim ile ilgili bir sorunla sınırlı kalmıyor bu süreç.  Çalışma yaşamının da aslında bu kurallarla ile belirlenir hale geldiğini görüyoruz. Şunu, özellikle çocuklarını özel okula gönderen velilerin de duymasını isterim. Biliyorsunuz; “terör örgütü ile iltisaklı” diye ilan edilen kurumların mal varlığına KHK ile el konabiliyor. Sonuçta özel okullar da ticari kurumlardır. Bu KHK’lar ve yapılan uygulamalar ortadayken, herhangi bir özel okul sahibinin bilimsel, laik bir eğitimi ne ölçüde sürdürebileceğini düşünebiliriz? Nitekim, bu okullar görüntü olarak çok seküler bir eğitim verdiklerini vurguluyorlar; arada bir velilere 10. Yıl Marşı, İzmir Marşı çalıyorlar. Bu, bir pazarlama stratejisi; gerçek laik ve bilimsel eğitim bu şekilde olmaz.

Mesela kendi çocuklarım kamu okullarına gittiler. Bunu yapmak hiç de zor değil aslında. Çocuğunuzu özel okulda özel bir insan gibi hissettirerek yetiştirebilirsiniz. Ne kadar insanın bu olanaklara sahip olduğunu düşünüyorsunuz? Biz bu okullara ve bütün çocuklara sahip çıkmaz isek, bizim “özel ve ayrıcalıklı” yetiştirdiğimizi düşündüğümüz çocukların barış içerisinde birlikte yaşayacağı bir toplum olmayacak Türkiye toplumu.

Son müfredat değişikliklerinde dinselleşmenin ötesinde, bilimsel, çağdaş bir eğitim sistemi açısından ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Toplumu kadınlar ve çocuklar üzerinden inşa ediyorlar. Kadınlar üzerinden güç mücadelesi yapılıyor. Sistem hem kadınlar üzerinden görünür oluyor hem de eğer kadınları ikna ederlerse başarılı olacağını biliyor. Kadınlar gerçek değişimin dinamiği. Şu ana kadar başarılı değiller. Ama bunun için çok çaba sarf edildi uzunca bir zamandır. Yaklaşık 16 yıl önce bir broşür elime geçmişti. Broşürün başlığı “Kız Çocukları Başörtüsüne Nasıl Alıştırılır?” idi. 16 yıl önce!  Toplumu şekillendirme çabası çok önce başlamıştı.  Seküler kesim, çok yanlış bir yaklaşım ile hayatına ve yaşam alanlarına sahip çıkmak yerine yaşam alanlarını hızla terk edip hızla gettolaştı.  Aslında o dönemde okullarımızda şu ya da bu şekilde laik ve bilimsel eğitim yapılıyordu. Laik eğitime mesafeli duran kesimler ise kendi çocuklarını kendi eğilimlerine göre yetiştirmek için çeşitli cemaatler, kurumlar aracılığıyla bunu yapmaya çalıştılar. Ancak seküler kesim, kamusal eğitimin laik karakterinin değişmeyeceğine güvenerek, kendi gücü ile bir şey yapmak yerine, özel okullara ve piyasaya bel bağladı.

Eğitim programları alanında, örneğin 2000’lerin başlarında davranışçı yaklaşımdan yapılandırmacı yaklaşıma geçildi. 2000’li yıllar dünyada da neoliberal anlayışın zirve yaptığı dönemlerdi. Sosyal devlet kazanımlarının hızla eridiği, eğitim alanında da neoliberalleşmenin hız kazandığı yıllar. Yapılandırmacı yaklaşım da nihayetinde çocuğu olduğu yerde koruyarak, piyasanın ihtiyaçları çerçevesinde şekillendirmek üzerinden somutlaştı; çocuğu olduğu yerde tutan, onu daha çok tüketime yönelten bir çerçevede şekillendi.

Yani yapılandırma da tüketici-neoliberal yurttaş tipi üzerinden yapıldı…

Evet kesinlikle. Eğitim felsefesi açısından olumlu olarak bahsedilen kavramlar biraz da içinin nasıl doldurulduğu üzerinden tartışılmalı. Dolayısıyla bu gerçeği görmezden gelmemeliyiz.

“Veli” denilince, cinsiyetçi bir şekilde anneler akla geliyor. Veli hareketleri de gerçekten annelerin yoğun olduğu bir hareket mi?

Genellikle şöyle bir yaklaşım var. Veli deyince sanki akla gelen imge, ücretli bir işe sahip olmayan, ev kadını, anne. Veli olma hali çalışmayan anne ile özdeşleşmiş bir durum.  Bu veli algısının kendisi de sorunlu. Oysa öğretmenler de veli, babalar da. Doktor veli de var, tasarımcı veli de… Veli hareketinde de annelere yük bindirme eğilimleri olabiliyor; ama biz, özellikle bu çeşitliliği vurgulamayı ve her kesimden veli ile çalışmayı önemsiyoruz. Veli-Der’de babalar da aktif ve bizimle birlikte mücadele ediyor. Yine de şunu söylemeden geçemeyeceğim: Kadınlar bu mücadelede inanılmaz bir güç ve kararlılık sergiliyorlar. Annelerin kararlılığı kimsede yok.

Bu mücadele sürecinde çok aktifleşiyor kadınlar. Bazıları “daha önce hiçbir eyleme katılmamıştık” diyorlar. İlk kez eyleme giden, ilk kez polisle karşı karşıya gelen kadınlar oluyor. Ama başardıktan sonra güven ve cesaret de hızla yükseliyor. Bir de kararlılıkları çok önemli. Ve şunu söyleyenler oluyordu: Biz bile sokağa çıktık, herkes çıkar! Kadınlar yaşamın sürdürücüsü; yaşamı sürdürebilmek için, tüm yaşam alanlarını savunmak zorunda. Erkek çoğu zaman bu yaşam alanlarını yitirmekte olduğunun farkında değil. Kadınların, yaşamın her alanına ilişkin algıları çok daha açık durumda. Bu algılar kadınları mücadeleye itiyor; korkmuyorlar.

Ekim’de bir valiler toplantısı yapıldı ve toplantıda veli hareketleri ve laik eğitim yolundaki mücadelelere sopa gösterildi. Gezi ile bağlantı kuruldu ve valiler uyarıldı. Bunun bir yansıması oldu mu, sizi nasıl etkiledi? OHAL koşullarında…

Biz bunun şu şekilde yansımasını gördük: Mesela Şişli Endüstri Meslek Lisesi’nin taşınması ile ilgili eyleme gittiğimizde, polisin olağanüstü bir güvenlik önlemi aldığını saptadık.  Velilere sürekli, “aralarına siyasi örgütlerin karışacağı” ve “bu eylemi siyasi bir şova dönüştürecekleri” yolunda uyarılar yapıldı. Okuldaki velilerin okul dışından gelen kimse ile hatta Eğitim-Sen’li öğretmenlerle dahi görüşmemeleri telkin edildi. Tabii ki insanlar korkuyorlar da, çünkü muhbir vatandaşlar da yetişiyor bu süreçte.  Emniyetin tutumunda bir sertleşme oldu, ama şu da bir gerçek ki, velilerin haklı mücadelesi engellenemedi.

TEOG sınavının kaldırılması ve sonrasındaki gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

TEOG’un kaldırılması meselesi, eğer bir kırıntısı varsa laik eğitimin, onu da tümüyle ortadan kaldırma çabası. Kurum Açma Ve Kapatma Yönetmeliği’nde yapılan değişikliklerle birlikte 191 yerleşim yerinde imam hatip okulu dışında okul kalmayacak. Anadolu lisesi açabilmek için 30 bin nüfus ama imam hatip lisesi açabilmek için 5 bin nüfus yeterli görülüyor. Dolayısıyla, Milli Eğitim’in imam hatiplere ayırdığı bütçeyi de göz önüne aldığınızda bunun bir eğitim darbesi olduğunu görebilirsiniz. Buna mutlaka karşı durmamız gerekiyor. Karşı durabilirsek duracağız, yoksa seküler eğitim alanı tümüyle yok edilmiş olacak. Sosyo-kültür alandaki dönüşümlerin en önemli merkezi eğitimdir. Eğer eğitime darbe yaparsanız, diğer alanları da düzenlersiniz. Biz buna sahip çıktık, çıktık. Çıkamadık, hepimize geçmiş olsun! Gelinen nokta eğitim sisteminde öğrenciler arasında tam bir ayrışma hali. TEOG sonrası getirdikleri yeni sistemi düşünün. 600 nitelikli okuldan bahsediliyor. Bu okulların sınavlarına girebilecek ve bunları kazanabilecek çocuklar kimin çocukları olacak? Ailelerinin eğitimlerine ciddi maddi yatırımlar yaptığı çocuklar… Doğrudan nitelikli okullar- niteliksiz okullar ayrımı yapıldı bir kere. Bu nitelikli okulların da neler olduğu belirsiz. Peki okulların %90’ı ne oluyor bu durumda?  Siz olsanız öfkeli bir genç olmaz mısınız? Ayrıca bu nitelikli 600 okulun bir bölümünün de imam hatiplerden oluşacağını düşünüyoruz. Bu nedenle “nitelikli okul” lafı bilinçli olarak kullanıldı. Bu alanı da imam hatipleştirmek istiyorlar.

Laik, bilimsel, çağdaş, parasız eğitim talebi çok önemli elbette. Ancak bu büyük talebin altını dolduracak somut talepler ve gündemler nedir?

Laik eğitim hareketi bir orta sınıf hareketi değil kesinlikle… İki örnekten bahsetmek istiyorum aslında burada. Okullarda dönüşümle birlikte biz tüm okulların okul aile birliklerini ziyaret etmeye başlamıştık. Velileri nasıl katabiliriz? Veliler ne düşünüyor? Olan biteni ne ölçüde biliyor? Bunları araştırıyorduk. Bir velinin söyledikleri bu durumu çok iyi anlatıyordu: “Ben çocuğuma dini eğitim aldırmak istesem zaten bunu parasız olarak her yerde aldırabilirim. İmam hatibe de gönderebilirim. Ama ben çocuğumun parasız bir şekilde mühendis olabileceği düzeyde bir eğitim alabilmesini istiyorum.” Yine mütedeyyin bir başka veli, okulunun imam hatibe dönüşmesini neden istemediğini şöyle açıklamıştı: “Bizim bugün için ücretsiz alabildiğimiz tek hizmet din eğitimi. Her yerde Kuran kursları var. Ama ben çocuğuma para vererek fen bilgisi aldıramam, matematik öğretemem, bunun için bütçe ayıramam. Benim çocuğum bunu bu okulda öğrenecek” dedi. İşte bu yüzden laik eğitim sınıfsal bir talep.  Bu her iki örnek de, dindar işçi mahallelerinden örnek. Laiklik bizim hak aramamızı sağlıyor. Hayat insanları bu ihtiyaçlarla yüzleştiriyor aslında. Laiklik sonuçta bir kavram. Soyut bir kavram. Laikliği görünür yapan şey ne? Laikliğin sembolize edildiği, görünür olduğu hal başı açıklık, içki içmek, denize mayoyla girmek gibi şeyler… Eğer ben orta üst sınıfsam, burada denize giremezsem başka yerlerde istediğim gibi girebilirim. Kendime alanlar yaratabilirim. Ama milyonlar… Laiklik sanki bu orta ve üst sınıfların talebi gibi algılanıyor. Çok yanlış. Bu kesim zaten çocuğunu başka tür okullara gönderiyor, yurtdışına gönderiyor, ayrı yaşıyor, farklı yaşıyor. Laiklik asıl alt sınıf için ihtiyaç. Biz eğer laik kavramını, bu algılama biçiminden kurtaramaz isek, kaybederiz. Laikliğin sınıfsal karakterini somutlaştırmak gerekli. Bu alana dair kaygısı olanların, bunu nasıl farklı toplumsal kesimler için görünür kılacağımız üzerine kafa yormalıyız.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir