Veli- Der’den Uluslararası Laik Ve Kamusal Eğitim Sempozyumu


Öğrenci Veli Derneği olarak Uluslararası Laik ve Kamusal Eğitim Sempozyumu İstanbul Şişli Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde gerçekleştirdik. 24-25 Şubat tarihlerinde yapılan sempozyumda; kimin için eğitim, eğitimin ticarileştirilmesi ve piyasalaştırılması, eğitimde dinselleşme, eğitimde rekabet ve sınavlar ve laik ve kamusal eğitim için ne yapmalı başlıkları ile oturumlar gerçekleştirildi. Sempozyumda Finlandiya ve Küba gibi eğitimde neler yaptığı merak edilen ülkelerin eğitim sistemleri anlatıldı, eğitimde çalışma yürüten pek çok akademisyen ve uzman da görüşlerini aktarma olanağı buldu.

Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Evi’nde 24 Şubat cumartesi günü başlayan sempozyumun açılış konuşmasını derneğimizin genel başkanı İlknur Kaya Bahadır gerçekleştirdi. Derneğin amaçlarını ve kuruluş nedenini anlatan Bahadır, Öğrenci Veli Derneği’nin üyesi olabilmek için anne, baba olmanın gerekmediğini eğitim ile ilgilenen herkesin bir Veli-Der gönüllüsü olabileceğini ifade etti. Sadece eğitimdeki sorunları ortaya koyan bir dernek olmak istemediklerini çözüm önerilerini de kamuoyu ile paylaşmak istediklerini söyleyen İlknur Kaya Bahadır, “Eğitim ne yazık ki sadece bizim ülkemizin önemli bir sorunu değil, tüm dünyanın sorunu. Veli-Der sadece öğrencilerin değil doğmamış
çocukların da mücadelesini vermek istiyor. Bu sempozyumun eğitim mücadelesine önemli bir katkı sunmasını umut ediyoruz. Katkısı ve emeği olan herkese şimdiden teşekkür ediyoruz” diyerek tüm katılımcıları selamladı.

‘LAİKLİK ÇOCUKLAR İÇİN BİR FIRSAT’
Sempozyumun ilk oturumunda; Eğitim:Ne, nasıl, kim için, nerede? Başlıklarında moderatör KESK Eş Genel Başkanı Aysun Gezen olurken, Napoli Federico 2 Üniversitesi’nden Prof. Dr. Paolo Vittoria ilk konuşmasını yaptı. Vittoria Din ve dinselleşme kavramları üzerinde durduğu konuşmasında “Din, kişiye göre harika bir inanç olabilir ancak dinselleşme dediğimiz şeyin ideolojik kuralları vardır.
Dinselleşmede, gücün empoze edilmesine yönelik eğilim söz konusudur. Bu, ergenlerin ve çocukların üzerinde ağır bir yük oluşturur. Bu koşullar baskıyı da beraberinde getirir. Dinselleşme siyasette de söz konusudur. Laikleşme de siyasi bir süreçtir ve dinselleşme ile çelişki halindedir. Laikleşmenin
çocukların kendi özerk düşüncelerini geliştirmeleri için fırsat anlamına geldiğini konumuz itibari ile söyleyebiliriz. Laiklik eğitimde çok önemlidir, aynı zamanda farklı fikirlerin bir arada durabilmesini sağlar. O nedenle tüm dünyada da eğitimin laikleşmesi günümüz dünyasında çok önemlidir.” Diye konuştu.

ÖZELLEŞTİRME FİNLANDİYA’NIN EĞİTİMDEKİ BAŞARILARINA TEHDİT!
Bir diğer konuk olan Camilla Kantola ise Turku Üniversitesi Eğitim bilimleri adına Finlandiya eğitim sistemi hakkında bilgi verdi. Kantola, “Finlandiya’da da din eğitime müdahale ediyordu son yıllara kadar, ancak laiklik düşüncesinin benimsenmesi ve toplumda kabul görmesi üzerine Finlandiya
eğitimi de laik hale geldi. Eğitim gittikçe laikleşiyor ve dinselleşme tehlikesi tamamen ortadan kalktı. Finlandiya’da öğretmenler çok iyi yetiştiriliyor. Buna özel önem verildiğini söyleyebiliriz. Ülkede bir de eski hatalardan ders çıkarıldığını ve bu nedenle eğitimin içeriğinin daha iyi olduğunu ifade edebiliriz.” Derken eğitimindeki iyi tablonun son yıllarda yapılan bütçe kesintileri nedeni ile sorun
yaşamaya başladığını AB’deki ekonomik krizin ülkenin eğitim alanına olumsuz etkilerinin görüldüğünü anlattı. 1970 ve 1980 yıllarından bu yana ülkedeki eğitim sistemine erişmenin
kolaylaştığını, ücretsiz hale geldiğini anlatan Kantola son birkaç yılda değişen süreci şöyle anlattı. “Özel sektörün eğitimdeki faktörü son derece kısıtlıydı çünkü, Finlandiya’da eğitim kamusal ve

ulaşılabilirdi. Ancak AB’nin eğitim sisteminde başlattığı köklü değişiklik Finlandiya’daki kamusal eğitime zarar vermeye, özel sektörün de işin içine girmesine neden oldu. AB’nin tüm üye ülkelerde
uygulamasını istediği Bologna süreci, eğitimin kamudan alınıp özel sektöre devredilmesini öngörüyor. Bologna süreci Finlandiya’nın eğitim sisteminde kısa zamanda sorunlar yaşanmaya başlamasına neden oldu. Üniversitelerin başına CEO’lar getirildi. Sponsorlar devreye sokuldu. Bu gibi köklü değişiklikler kamusal ve bilimsel eğitime zarar vermeye başladı. Burslar kesintiye uğradı ve akademik eğitimin
kalitesi düştü. Sadece akademi değil, okul öncesi eğitim, mesleki eğitim de kesintilerden zarar görüyor. Finlandiya’da tüm eğitim süreci garanti altındaydı ancak AB’nin Bologna süreci eğitimin her alanında olumsuz etkilere neden oldu.” diye konuştu.

KÜBA’DAKİ SİSTEM HAYRANLIK UYANDIRIYOR
ABD’nin yoğun ekonomik baskısı altında yaşamasına rağmen sağlık alanındaki başarıları ile gündemde yer alan Küba’daki eğitim sistemini ise, Küba Eğitim Bakanlığı Temsilen Küba Dostluk Derneği İstanbul Şube Başkanı Gülzerin Kızıler anlattı. Ülkenin devrimden sonra karşılaştığı ABD ambargosu ile büyük ekonomik sıkıntılar yaşadığını anlatan Kızıler, tüm ekonomik imkânsızlıklara rağmen Küba’nın iyi bir eğitim sistemini hayata geçirip sürdürdüğünü paylaştı. Devrimden sonra okuma yazma seferberliği ile okuma yazma bilmeme oranının 23.6’dan 3.9’a indirildiğini söyleyen Küba temsilcisi, eğitimin; yaş, cinsiyet, ırk, din ve ikamet farkı olmaksızın yemek ve ulaşım da dâhil ücretsiz olduğunu söyledi. Okul öncesi eğitime katılımın yüzde 100 olduğunu ifade eden Kızıler,
Küba’daki pek çok başarının ardında parasız ve ulaşılabilir eğitimin olduğunu ifade etti. 2011 verilerine göre okullaşma oranının yüzde 93 olduğunu açıklayan Küba temsilcisi, kız erkek tüm
çocukların eğitime katıldığını söyledi. Gülzerin Kızıler “Küba’da çocukların doğa ile iç içeyken eğitim almaları sağlanıyor. Doğadaki tüm değişimi çocuklar yaşayarak öğreniyor. Balkonda, evde sebze
yetiştirmeleri teşvik ediliyor. Çocuklar böylece hem mevsimleri yaşayarak öğreniyor hem de bitkileri tanımış oluyor. Küba’da 3. Sınıf öğrencisi sivrisineği büyüteçle inceleyip sıtmanın nasıl yayıldığını
anlatabilirken, 4. Sınıf öğrencisi ise idrar tahlili yapıp, sonuçlarını değerlendirebiliyor. 5. Sınıfta öğrenciler evrim teorisi dersi almaya başlıyor.” diyerek Küba’daki eğitim sisteminden kısa örnekler verdi.

BEN DE SUÇLUYUM!
İlk oturumun son konuğu ise, Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimlerinden Prof. Dr. Rıfat Okçabol oldu. Okçabol Küba’daki eğitim sistemini dinleyince aklına ülkemizdeki Köy Enstitüleri’ni hatırladığını ancak şimdiki sistemin ondan çok uzak ve can sıkıcı olduğunu ifade etti. “Ben
öğretmenliğe ilk başladığımda Köy Enstitülerinin etkileri az da olsa devam ediyordu, şimdi ise müfredatta cihat eğitimini konuşuyoruz. Geldiğimiz noktada bir eğitimci olarak benim de payım var kuşkusuz. Bu değişim yaşanırken öğretmendim çünkü. Beni de cezalandırabilirsiniz.” Diye konuşan Prof. Dr. Rıfat Okçabol eğitim sistemimizin hükümet değişiklikleri ve darbelerle bugünkü noktaya getirildiğini ve en büyük değişimin de 80 darbesinden sonra yaşandığını anlattı. Öğrenci Veli
Derneği’ni verdiği mücadele için kutlayan Okçobal “Çocuklarımızı bu gerici, bilim karşıtı, paralı
eğitim düzeninden korumamız lazım. Artık hattı müdafaa değil sathı müdafaa vardır, bizlerinde tüm çocukları müdafaa etmemiz gerekiyor. Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti hattını benimseyerek bir hattı kurmalıyız. Burada Veli Der’e ve bizlere çok görevler düşüyor” diye konuştu.

İlk günün 2. Oturumu ise Eğitimin Ticarileştirilmesi ve Piyasalaştırılması başlığı ile gerçekleştirildi. Karşılaştırmalı Eğitim Derneğinden Dilek Çankaya’nın moderatörlüğünü yaptığı oturumda ilk konuşmacı olan Prof. Dr. Fuat Ercan yaptığı sunum ile eğitimdeki ticarileşmeyi anlattıktan sonra,
velilerin bu süreci tersine çevirmede önemli bir rolü olduğunu söyledi. Eğitime ‘veli’ kavramını katan Veli Der’i kutlayan Ercan, velilerin bu düzeni değiştirme gücünün diğer dinamiklerden çok daha güçlü olduğunu söyledi.

‘MESLEK LİSELERİ KAPATILMALI’
Diğer konuk Prof. Dr. Hasan Hüseyin Aksoy ise,’ Sermayenin ihtiyacı olarak meslek liselerinin yeniden yapılandırılması ve staj yolu ile çocuk işçilik başlığı ile konuşma gerçekleştirdi. Prof. Dr. Aksoy, Meslek Liselerinin eğitim hakkına karşılık gelen değil, sadece iş edinme ihtiyacına yönelik programlanmış kurumlar olduğunu ifade etti. Staj uygulamasının öğrenciyi eğitimden tamamen uzaklaştırdığını anlatan Aksoy, “Staj uygulaması işveren tarafından sermaye birikimini sağlarken,
öğrenci için ise, direnme duygusunu en baştan engelleyerek işverene itaat duygusunu güçlendiriyor. İçerisinde fen, edebiyat, matematik olmayan bir alan okul olarak tanımlanamaz. Sadece iş bulmaya yardımcı olacak bu alanlar çocuğun genel toplumsal hayata katılımını da kısıtlayacak şekilde
planlanmıştır.” diye konuştu.

Meslek Liseleri’nin ağırlıkla yoksul aileler tarafından seçildiğini söyleyen Prof. Dr. Hasan Hüseyin Aksoy çarpıcı tespitlerde bulunarak “Bu okulları öğrenci değil aileler seçer, iş bulma amacı ile okula gönderilen çocuklar mezun olunca da ne yazık ki yeterli oranda iş gücüne katılamıyor. Denetimin az olduğu iş yerlerinde çalıştırılan çocuklarda, sakatlanma ve ölüm oranlarının diğer okullara göre yüksek olduğunu verilerden görebiliyoruz. İş yerlerindeki sağlıksız koşullar, kimya içeren alanlar, tozlu iş
ortamı çocukların daha fazla hastalanmasına neden oluyor.” dedi. Meslek Lisesi mezunu öğrencilerin geleceğe dair umutlarının, hayattan beklentilerinin de az olduğunu, düzene karşı daha itaatsiz
olduklarını söyleyen Aksoy, “Bu öğrenciler arasında anlattığım nedenlerden dolayı okula devamsızlık oranları da bir hayli yüksektir’ diye konuştu. Ucuz iş gücü olmaları nedeniyle sadece sermayenin işine yarayan Meslek Liselerinin eğitim alanı içerisinde olmaması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Hasan Hüseyin Aksoy, bu okulların kapatılması gerektiğini ifade etti.

SADECE KARİYERİZMİ HEDEFLEYEN ÖZEL OKULLAR
Türkiye’de özelleştirmeler ve piyasalaşma sürecinin eğitime etkisi başlığında konuşan Yrd. Doç. Dr.
Ayhal Ural ise, AKP dönemi ile hızlanan eğitimdeki piyasalaşmanın beraberinde pek çok sorun
yarattığını, yapılan araştırmalarda ve uluslararası değerlendirmelerde başarı sıralamasının ortalamanın altında yer almasında bunun da büyük payı olduğunu anlattı. Ticari okulun ideolojisinin yarıştırmacı ve kariyerist olduğunu ifade eden Ural, “Özel okullar eğitim alanı değil, bir işletme, ticarethane
mantığı ile çalışır. Yararlananlar ise sandığımız gibi öğrenci değil müşterileridir. Değerlendirmeleri ise bilanço ve kâr-zarar esaslıdır. Özel okullar, bireyi egemen ideolojinin hizmet ettiği piyasanın
gereksinimine uygun olarak üretmeyi hedefler. Bireyi yabancılaştırarak yalnızlaştırır, öğrencileri birbirine rakip yaparak yarıştırır. Bencilliği öne çıkararak daha çok beğenilmeyi ve güç biriktirmeyi hedefleyen kariyerizmi önceler. Toplumsal sınıflar arasındaki eşitsizlikler üzerine inşa edilen ticari okul, bu eşitsizlikleri derinleştirerek yeniden üretir. Eğitim ise onlar için ‘meta’dır.” Şeklinde özel okulların çalışma mantığını ve eğitime bakışını özetlerken kamuya ait okulların da ödenek
verilmemesi vb. sebeplerle velilerin sırtına yüklendiğini ve aslında kamu okullarının da ticarileştirildiğini belirtti

MÜCADELEDEN BAŞKA YOL YOK
2. oturumun son konuşmacısı ise Veli Der İzmir Şubesinden tarih öğretmeni Turan Özüçelik oldu. Özüçelik, velilerin eğitim maliyetlerine dâhil edilmesi ve okul aile birliklerinin eğitime verdiği etkileri anlattı. AKP hükümetinin ilk yıllarda kamunun tasfiyesini amaçlayan yasalar hazırladığını ancak muhalefetle karşılaşınca bunu sürece yayarak hayata geçirdiğini anlattı. Eğitimde kamunun neredeyse kalktığını ifade eden Özüçelik, “Artık korunacak laik, bilimsel, kamucu eğitim kalmadı. Artık yeniden kurulmaya ihtiyaç var. Okul Aile Birlikleri de okulları tamamen piyasaya açmak için kuruldu.

İhalelere çıkılıyor, kantin işletiliyor, özellikle kayıt dönemlerinde velilerden astronomik miktarlarda para alınıyor. Bunlara karşı tek çözüm örgütlenmektir. Veli Der bunu yapmak için mücadele ediyor. Mücadele etmeden laik, bilimsel, parasız eğitimi kazanma şansımız yok.” diye konuştu.

KARABIYIK ‘SÜBYAN MEKTEPLERİNDEN ŞİKAYETLER ALIYORUZ’İlk günün son oturumu ‘Eğitimin Dinselleşmesi’ başlığı ve Gazeteci/yazar Turan Eser’in moderatörlüğü ile gerçekleşti. Oturumun ilk konuşmacısı CHP Bursa Milletvekili ve Eğitim Politikalarından sorumlu MYK üyesi Prof. Dr. Lale Karabıyık, artık ülkedeki eğitim sisteminin çocukların maksimum yararı için değil, gelecek sistemin dizaynı için şekillendirildiğini söyledi.
Cemaat ve vakıflarla yapılan protokollere değinen Karabıyık “Bu kurumlara okullarda her şeyi yapabilme yetkisi verildi. Anaokulundan akademik akademiye kadar her yeri bu kurumlara teslim ettiler. Sübyan mekteplerindeki velilerden çok fazla şikâyet alıyoruz. Çocuğunu bu mekteplere gönderip şikâyetçi olanlar, okuldan ayrılmak isteyip baskı gören veliler var. Denetleme mekanizması çalıştırılmadığı için çocuk istismarının yoğun yaşandığı yerler haline gelmeye başladı. Hükümetin
eğitimde yaptıklarına bakınca ideolojik şekillenmenin aracı haline geldiğini görüyoruz. Ulaşılabilir eğitimi kaldıran AKP, taşımalı eğitim sistemi ile çocukları orta öğretim, lise evresinde de bu cemaat ve vakıfların eline teslim etmiş durumda. Tüm bunlar ise, ideolojik şekillenme için yapılıyor. Bu ülkede siyaset elini eğitimden çekmeden hiçbir şey iyiye gitmeyecektir.” diye konuştu.

SIRADAN BEKLENTİLER RADİKALLEŞTİRİLDİ
Oturumun diğer konuğu ise, Ankara Üniversitesi’nden Doç. Dr Ahmet Yıldız batıdaki liberalleştirilen eğitim ile Türkiye’dekinin kıyaslanamayacağını, Türkiye’de insanların otobüste, yurtta, sokakta her an tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını söyleyerek başladı konuşmasına. Günümüz
Türkiye’sinde normallik talebinin dönüştürüldüğünü, sıradan düzgün bir hayat yaşamanın radikal bir talebe dönüştürüldüğünü ifade eden Yıldız, “Çocuğunuzu radikal gruplardan uzak tutmak, barışçıl bir eğitimi savunmak, eve en yakın kamusal bir eğitime ulaşmak artık radikal talepler arasında. Kurulmak istenen düzenin doğrudan kendisi ile hesaplaşmadan bu radikalleşmeden kurtulamayız.” Diye konuştu. Laikliğin daha önce emek sermaye çelişkisinden uzak ele alındığını, bugün bunun ne kadar yanlış olduğunu gördüklerini söyleyen Yıldız, “Aladağ’daki çocukların yurtta yanarak ölmesi bunun en somut kanıtıdır.” Dedi. Veli Der gibi örgütlenmelerin bunlarla mücadelede çok önemli rol oynadığını söyleyen Yıldız, daha çok veliye ulaşmak gerektiğini bu sempozyumun buna aracılık etmesini umduklarını ifade etti.

POLONYA’NIN TÜRKİYE İLE BENZERLİKLERİ
Polonya’daki eğitimin dinselleştirilmesi ve mücadelesi başlığında konuşan Agnieszka Dziemianowicz ise Polonya ile Türkiye arasında çok sayıda benzerlikler bulunduğunu nüfusun yüzde 95’inin kendisini dindar olarak tanımladığını anlattı. Polonya’nın, modern Avrupa’daki en dindar ülkelerden biri olduğunu söyleyen Dziemianowicz, kilise ve dini kurumların hükümetler tarafından desteklendiğini ve toplumu etkilemek için kullanıldığını anlattı. “3- 5 kişi bir araya gelince okullarda dini eğitim
verebiliyor. Eğitimin her aşamasında okul öncesi dönem de dahil din eğitimi veriliyor, insanlar bu
eğitimi almadıkları zaman eksik not alıp bazı sorunlarla karşılaşabiliyor. Kimin dini eğitim vereceği belli değil, herkes verebiliyor, pedagoji hiçbir noktada yer almıyor. Tüm bu çalışmalar insanların dini inancının daha da derinleştirilmesi amacı ile yapılıyor. Sivil toplum kuruluşlarının bunun karşısındaki tüm çabaları karşılıksız kaldı ne yazık ki. Hükümetler bu itirazları hiç dikkate almadı. Polonya’da Katolik kilisesinin siyasal ve sosyal alandaki etkisi çok baskın ne yazık ki.

‘TEKÇİ, ZALİM BİR İKTİDARLA KARŞI KARŞIYAYIZ’
Eğitimin dinselleştirilmesinin çocuk psikolojisine ve gelişimine etkilerini ise, Gazi Üniversitesinden Prof. Dr. Selçuk Candansayar anlattı. Candansayar, eğitimin siyasetler üstü değil tamda siyaset yapılan bir alan olduğunu bugün de iktidarın bunu yaptığını ifade etti. Candansayar “Ne gariptir ki tek tanrılı dinler 12 yaş üstüne çocuk demiyor. Bu son 100-150 yıldır böyle, öncesinde böyle bir tartışma yoktu. Gerçekten 12 yaş üstüne çocuk demiyor ve kendi yaptıklarını ona göre meşrulaştırıyorlar. Son dönem sürekli gündemimizde olan çocuk tacizlerini de buradan okumak gerek” dedikten sonra hemen
devamında eğitimde dinselleşmenin de dinden ötede düşünülmemesi gerektiğini söyledi. Eğitimin dinselleşmesinin bildiğimiz dinle çok da ilişkili bir şey olmadığını arkasında başka bir niyet olduğunu ifade eden Selçuk Candansayar, “Sabah kalkınca namazını kılan, oruç tutan birinin eğitimin
dinselleşmesi ile bir ilgisi yok. Zaten iyi din eğitimi alanlar gerçekten iyilerse ateist olabiliyor.” Dedi. “Merak duygusu 2 yaşında başlıyor, her şeyi bilme duygusu bu yaşta gelişiyor. Dinsellik tam da bunu öldürüyor. Çünkü orada merak edilecek bir şey yok. Rabbin zaten her şeyi vermiş, yapılacak bir şey yok. ‘İnsanın başınane gelirse meraktan bir şey gelir’ diye atasözlerimiz bile var ne yazık ki. Merak etmenin öldürülmesi; özgüvensiz, otoriteye ve onun söylediğine koşulsuz itaat eden insan yarattı.
Orucu, namazı, sadakası haccı önemli değil. Esas sorun otoritenin sorgulanamaz olduğunun empoze edilmesi. Sorgulayamadığım bir otoriteyle kurulacak ilişki nasıl olur? İtaat! Zalimin zulmünden korunmanın yolu da otoriteye itaatle mümkündür deniliyor. Bu yüzden dini eğitimler insanı içine
çekmeye çalışıyor. Tekçi, zalim bir iktidarla karşı karşıyayız” diyen Candansayar, bunu değiştirmenin tek yolunun politik bir mücadele olduğunu ifade etti.

OKULLAR ATAERKİL DÜZENİN SAĞLANMASI İÇİN KULLANILDI
Eğitimin dinselleştirilmesini, toplumsal cinsiyet eşitliği açısından değerlendiren Yrd.Doç.Dr. Melike Acar ise, 80 darbesi ile Türk İslam sentezinin müfredatlara yerleştirildiğini kadına hep annelik rolü verilerek ataerkil düzenin devamlılığının sağlandığını anlattı. Bu süreçte okullara büyük ihtiyaç duyulduğunu söyleyen Melike Acar, “Eğitimde kadınların cinsel kimliği yok sayılırken, erkekler ise
her koşulda cinsel kimliğini koruyor, ihtiyaçları ön plana çıkarılıyor. Okullarda kız ve erkek öğrenciye farklı muamele yapılırken, eğitim bunun evde de devam etmesi için tüm alt yapıyı hazırladı.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği son yıllarda fıtrat kelimesi ile toplumda pekiştirilmeye çalışılıyor.
Kadına ‘Senin fıtratın annelik’ denilerek başka rollerin unutulması, talep dahi edilmemesi sağlanmak isteniyor. Böylece erkek otoritesi daha da güçlenirken kadınların tüm insan hakları çiğneniyor” tespitlerinde bulundu.

‘EŞİT OLMAYAN SİSTEMİN SINAVI DA BOŞUNA’
Sempozyumda ikinci gün yapılan ilk oturumu Gazeteci Umay Aktaş yönetti. Eğitimde rekabet ve sınavlar başlığı altında yapılan oturumun ilk konuşmacısı Çukurova Üniversitesinden Prof. Dr. Adnan Gümüş oldu. Gümüş, “Sistemin ana felsefesi sakatsa sınav sisteminden de olumlu bir sonuç çıkması olanaksız. Sınavlara sadece öğrencileri ilgilendiren bir mesele olarak bakılmamalı. İş bulmak için de sınavlar var artık. Toplumda her şey için sınav olması gerektiği algısı yaratıldı. Devlet sınavları da
karlı bir alan olarak keşfetti. Bir değil birden fazla sınava girmek zorunda artık herkes. Devlet kamusal eğitimi neredeyse terk etmişken, bugün ortaöğretimin yüzde 47’si özelleşmişken tüm öğrencilerin aynı sınavlara girip yakın sonuçlar alması mümkün değil. Tüm okular ve öğrenciler eşit imkânlara sahip olmadan sınav sistemlerinin gerçeği yansıttığından söz edemeyiz.” Diye konuştu.

‘ARTIK SADECE SINAV YAPMAK İÇİN EĞİTİM VERİLİYOR’
Ankara Üniversitesi Akademisyenlerinden Nurcan Korkmaz ise, Türkiye’nin Ulusal ve Uluslar arası sınavlardaki başarı ortalamasını değerlendirdi. Türkiye’de sınavların artık pedagojik değil ideolojik noktaya getirildiğini söyleyen Korkmaz, “Neredeyse sınav yapmak için eğitim verir hale geldik.”
Dedi. Sınava dayalı eğitim sisteminin dershaneleri, etüt merkezlerini artırdığı için daha fazla
piyasalaşmaya neden olduğunu söyleyen akademisyen Korkmaz, “ Sınav sistemi sanki ülkedeki tüm okullarda eşit eğitim sistemi uygulanıyormuş gibi bir izlenim veriyor. Oysaki öyle değil. Sınav sistemi aynı zamanda toplumsal sınıfları da yeniden yaratıyor. Sınav öncesi özel eğitim alabilen çocuklar ile

alamayan öğrencilerin aynı sorulara maruz kalması pek çok sorunu da beraberinde getiriyor.” Tespitlerinde bulundu.
Türkiye’de yapılan TEOG, YGS-LYS sonuçları ile TIMMS ve PISA sonuçlarına bakıldığında batı bölgelerindeki başarının diğer bölgelerden fazla olduğunu söyleyen Nurcan Korkmaz, genele baktığımızda ise okuma becerilerinde, soruyu anlamada, doğru cevaplamada ülke olarak uluslararası derecelendirmelerde son sıralarda yer aldığımızı söyledi. Sınavların siyasal iktidarın ideolojik ve politik aygıtı haline geldiğini belirten akademisyen Nurcan Korkmaz, bunu hep birlikte
değiştirebileceklerini ifade etti.

ÇOCUKLARDA ORTA YAŞ HASTALIKLARI BAŞ GÖSTERİYOR

Oturumun diğer konuğu ise; Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Yrd.Doç.Dr. Beril Taşkın oldu. Sınav sisteminin, çocukların tüm hayatını olumsuz etkilediğini söyleyen Taşkın, “Sınav dönemi demek; tüm hobilerin, becerilerin askıya alınması aslında hayatın durması demek. Çocuklar sınavlı eğitim mi, sınavsız eğitim mi tartışmasını değil netlik istiyorlar. Ne yapacağını ve sonunda ne olacağını bilmek istiyor. Onlar için en büyük problem belirsizlik.” dedi. Sınav zamanının 11-14 yaş aralığına denk geldiğini, bu yaş aralığının gelişim sürecinin en çalkantılı dönemi olduğunu söyleyen Beril Taşkın, “Bu çalkantılı dönemde bir de sınav derdi ile uğraşmak istemiyor çocuklar. O nedenle
çok zararlı sonuçlar ortaya çıkabiliyor. Bir de her çocuk aynı gelişime sahip olamaz. Beyin gelişimi ve kavrama yönünden baktığımızda da 11-14 yaş aralığında sınav yapmak çok hatalı. Öğrenme modeli olarak da sınav tekniği çok doğru değil. Bilgiden çok sınav tekniklerini öğrenmeye çalışan çocukların bu dönemi ne yazık ki boşuna geçiyor.” dedi.

Son neslin umutsuz ve beklentisiz olduğu tespitini yapan Taşkın, “Çocuklarda eğitim sistemine bağlı olarak, obezite, migren, mide gibi ileri yaşta görülen hastalıklarda artış görülüyor. Okul, dershane ve
ev arasında mekik dokuyan çocuklar hareket etmediği için, sürekli oturduğu ve kaygılar ile yaşadıkları için bu hastalıklara yakalanıyor. Ailelerin çocuklarından beklentileri de bu hastalıkları ortaya çıkaran önemli faktör. Artık ne yazık ki daha çok çocuğu ilaçla tedavi etmek zorunda kalıyoruz” Diyerek
çağrıcı tespitlerde bulundu.

PARALI, CİNSİYETÇİ, GERİCİ EĞİTİME DE KARŞI!
İlk oturumun son konuğu sinema oyuncusu, yönetmen ve Mandıra Filozofu karakteri ile tanınan Müfit Can Saçıntı oldu. Son dönemi şekli değişen patates örneği ile anlatan Saçıntı “Eskiden toprakta kendi halinde yetişen patatesin farklı şekilleri olur, biri diğerine benzemezdi. Şimdi öyle mi? Aynı büyüklükte, aynı şekilde patates tüketiyoruz. Paketlenmiş tek tip patates cipsi ile günümüz öğrencilerin arasında da hiçbir fark yok. İkisi de aynı oldu. Sistemin istediği gibi yetiştiriliyor ikisi de. Bütün çocukların zeki doğduğunu ancak eğitim sistemlerinin onları adeta geri zekalı hale getirdiğini söyleyen Müfit Can Saçıntı, Hipokrat, Archimedes, Newton, var olan eğitim sistemleri ile bilim insanı olmadılar. Kendi bilgilerinin, meraklarının üzerine giderek oldular. Okul evet şart, ama bugünkü gibi sınav sistemi mi lazım, üniversite sistemi şart mı? Bunları sorgulamak gerekiyor” diye konuştu.

Devletin bir kültür politikası olmadığını, Kültür Sanattaki eğitimin de aynı mantık ile işlediğini, her yerde oyunculuk okullarının açıldığını söyleyen Saçıntı, “Herkes oyuncu, herkes sanatçı olmak istiyor. Sanat okulu açmak da artık çok kolay. O yüzden her yerde sanat okulu ve onun mezunu insanlar var.” İfadelerini kullandı. ‘Eğitim okullara bırakılamayacak kadar önemli ve eğlenceli bir iştir’ diyen Müfit Can Saçıntı, kendisinin de okulda değil hayatın içinde öğrenerek ilerlediğini paylaştı.

İkinci günün ikinci oturumunun moderatörlüğü Eleştirel Pedagoji dergisi editörlerinden Nejla Doğan tarafından yapıldı. Bu oturumda eğitimin farklı alanlarında farklı sorunlar yaşayan veliler yaşadıkları sorunları, nasıl mücadele ettiklerini ve yaşanan sorunların topyekun mücadele etmeden çözülemeyeceğini ifade ettiler. Bu oturumda Emine Korkmaz; oğlunu meslek sahibi olması için endüstri meslek lisesine gönderdiğini ama idarecilerin çocukları cuma namazına gitmeleri için okuldan zorla çıkardıklarını ve oğlunun derste olması gereken saatte trafik kazası geçirerek hayatını kaybettiğini, kimsenin zorla dindarlaştırılamayacağını belirti. Daha sonra söz alan ve okulda geçirdiği kaza nedeniyle çocuğunu kaybeden Nurdan Boz ise okul binalarının güvenlik zafiyetlerine dikkat çekerek, binaların makyajının iyi yapıldığını ama çocukların güvenliğinin gözardı edildiğini bu durumun binaların içindeki eğitim kadar önemli olduğunu vurguladı. Bostancı İlkokulu velisi Elif Yüce binaların yenilenmesi çalışmaları yürütülürken yöneticilerin eğitim ve öğretimde yaşanan ve yaşanabilecek sorunları dikkate almadığını, velilerin sorunlarla başbaşa bırakıldığının altını çizdi, bir diğer konuşmacı Kavacık Borsa İstanbul İlkokulu velisi İpek Gürbüz, 4+4+4 sistemi hayata geçirilirken çocukların yaş ve fiziksel özellikleri dikkate alındığının iddia edildiğini ama çocuğunun okuduğu ilkokulun bahçesine velilere bilgi verilmeden İmam Hatip lisesi inşaatına başlandığını, hem inşaatın kendisinin çocuklar için güvenlik tehlikesi oluşturduğu, hem de ilkokul öğrencilerinin lise öğrencileri ile aynı ortamda olmasının pedagojik olmadığını, bu arada çocukların oyun alanlarının da ellerinden alınmış olduğunu vurguladı. Bu oturumun son konuşmacısı Proje okulları velilerinden Orkide Kuleli oldu. Kuleli proje okulları denilen uygulamanın her çocuğun hayali olan kaliteli okulların içinin boşaltılmasından başka bir şey olmadığını belirterek bu uygulamadan derhal
vazgeçilmesini talep etti.

Sempozyumun ikinci gününün son oturumunda Laik ve Kamusal Eğitim için ne yapmalı? Sorusuna cevap arandı. Gazeteci Yazar Ünal Özmen, Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, Veli Der Kurucularından Av. Mürsel Ünder, Bilimsel ve Laik Eğitim Hareketinden Ayşegül Başer, Hepimiz için Laik Eğitim Meclislerinden Meltem Figen Kazım Yılancı moderatörlüğünde görüş ve önerilerini paylaştılar. Konuşmacılar eğitim alanında faaliyet yürüten tüm kurumların ortak mücadele yürütmesi ve bu mücadeleye sadece anne babaların değil, toplumun tüm kesimlerinin katılmasının önemini vurguladılar.

Yer işareti koy Kalıcı Bağlantı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir